Türkçeyi seviyorum... Dilimin kelimelerini öyle çok seviyorum ki, daima bizim için mutedil bir deniz üstünde raks etsinler diye istiyor gönlüm... Cümleleri o kadar çok seviyorum ki, az sonra cûşa gelsinler de gönlümüzle ülfet etsinler diye arzu eder yüreğim... Şiiri çok sevdim ben; şenlensin içimizde bestelerle nağmeler; mest etsin uşşakı bu rû-yı zeminde... Hikâyeyi sevdim ben; hep hakikat yolunda sade ve samimi bir üslûpla okunsun, anlaşılsın diye... Kelâmı sevdim ben, çünkü o "Baştan sona haysiyettir" der Cemil Meriç üstadımız. Daha neler demiş bir bakalım:
-O'nu anlamak için sevmek gerek. -Dâhi hocasını iyi geçebilen adamdır" -Yabani bağırır, medeni insan konuşur.
Siz hiç bir sarrafın, bir kuyumcunun malını satmak için çığırtkanlık yaptığını gördünüz mü?
Suçluyu affeden hâkim aslında kendini mahkûm etmiştir... Şiddete ve zorbalığa maruz kalanlara her gün rastlıyorsak ve hep de rastlamaya devam edeceğimiz görülüyorsa buna karşı sessiz ve tepkisiz kalmak alçaklık değilse nedir?!!!
"Kendini tanımak, mârifetlerin en büyüğüdür." Kendini tanımayanın başkasını, toplumu, milleti ve medeniyeti tanıması düşünülemez... Her işte, her vakitte samimi olmak gerekir. "Samimiyet öyle bir dildir ki, onu kör de görür sağır da işitir." Söz eklemeye ne hâcet...
Toplumdaki medeniyet cellatlarına ceza verecek irade ve kanun yoksa "Eyvah!" demek çare değildir. Öyle değil mi? Her zaman söze, kelâma ve anlamaya ihtiyaç vardır... Anlamak için sevmek gerek. Başka çare yok... Geçinmeye gönlünüz yoksa sevmenize de gerek yoktur... O da gönlünüzün taşlaşmasına sebep olur...