“Kendi ışığına, güneşine güvenenler gölgenin eksikliğini hissetmez” sözü, dış dünyadaki geçici desteklere muhtaç olmayan, gücünü ve hakikatini kendi iç dünyasından (gönlünden) alan olgun insanı ifade eder.
Türk-İslam kültüründe bu durum gönül zenginliği, tevekkül, istisna (kimseden bir şey beklememe) ve marifetullah (Allah'ı tanıma) kavramlarıyla açıklanır. Bu kültürde "güneş" ilahi nuru ve ondan beslenen kalbi; "gölge" ise gelip geçici olan dünyevi makamları, menfaatleri ve başkalarının himâyesini simgeler.
Bu sözün Türk-İslam kültüründeki yansımalarına baktığımızda Tasavvuftaki "Gönül Güneşi" ve Seyr-u Sülûk: Tasavvufa göre insanın kalbi, ilahi aşk ve marifetle aydınlandığında bir güneş gibi etrafına ışık saçar. Bu mertebeye ulaşan bir sufi, dünyevi hiçbir gücün (gölgenin) himayesine ihtiyaç duymaz.
Yunus Emre: "Aşkın aldı benden beni, bana seni gerek seni" diyerek mülk, makam veya şöhret gibi dünyevi "gölgelere" tenezzül etmediğini, sadece ilahi ışığın peşinde olduğunu belirtir. Yunus, içindeki o ilahi güneşi bulduğu için dünya gölgelerinin eksikliğini hissetmemiştir.
İkinci olarak "Fakr" ve Eyvallahsızlık Mektebi
Türk-İslam ahlâkında dervişlerin ve dâhi devlet adamlarının en belirgin özelliği, sadece Allah'a dayanıp kuldan bir şey beklememeleridir. Buna literatürde "istiğna" (gözü tok olmak) denir. Mevlâná Celâleddîn-i Rûmî: Mesnevi'de, "Güneş gibi ol, şefkatte ve merhamette. Gece gibi ol, ayıpları örtmede..." der. Mevlana'ya göre insan, içindeki ilahi özü keşfettiğinde bir güneş hâline gelir. Güneş olan bir varlık, serinlemek için bir ağaç gölgesi aramaz; aksine kendisi gölgeleri aydınlatır.
Üçüncü olarak “Alp-Erenlik ve Adalet Anlayışı”
Türk-İslam devlet geleneğinde "Alp-Erenler" hem cesur birer savaşçı hem de gönül eridirler. Güçlerini sarayların, sultanların geçici lütuflarından (gölgelerinden) değil, doğrudan doğruya "İlay-ı Kelimetullah" (Allah'ın adını yüceltme) davasından alırlar.
Meselâ Hoca Ahmet Yesevî ve Dervişleri, Anadolu'nun İslâmlaşmasını sağlayan bu erler, kimseden maddi kazanç, rütbe veya takdir beklemeden sadece imanlarının ışığıyla yola çıkmışlardır. Arkalarında hiçbir siyasi veya askeri gücün gölgesi yokken, kendi içlerindeki inanç güneşiyle koca bir coğrafyayı aydınlatmışlardır
Menfaat ve Eğilmeye Karşı Duruş
İslam ahlakı, insanın sadece yaratıcının önünde eğilmesini emreder (Rüku ve Secde). Gücünü imanından alan bir Müslüman, zalimlerin veya zenginlerin gölgesine sığınarak onlara dalkavukluk etmez.
Somuncu Baba (Şeyh Hamid-i Veli): Bursa Ulu Camii'nin açılışında hutbe okuyup kerameti ortaya çıkınca, padişahın ve halkın kendisine göstereceği aşırı saygı ve dünyevi makam (gölge) ihtimalinden kaçmak için şehri terk etmiştir. Kendi iç ışığına güvendiği için şöhretin gölgesine sığınmamıştır.
Özetle; Türk-İslam kültüründe kendi ışığına güvenmek; "Hâlık'ı (Yaratıcıyı) bilip, mahlûktan (yaratılandan) beklentiyi kesmektir."
İçinde iman, ilim ve ahlak güneşi barındıranlar, başkalarının gölgesinde serinlemek zavallılığına düşmezler.
Bu yorumu zenginleştirmek adına, konuyu özellikle Türk edebiyatındaki (Fuzuli, Baki gibi) divan şiiri remizleri üzerinden veya tarihi devlet adamları, âlimler, bilgeler üzerinden anlatmak da mümkündür…
İyi düşünmek gerekir...