1911-1979 yılları arasında yaşayan usta dedem Halil’in babası Osman Çavuş, Yemen cephesinden döndükten sonra sefer görev emriyle (kardeşi Sarı Yusuf ve 30'a yakın Yuvaköylüyle birlikte) Sarıkamış cephesine çağrılır. Cephede binlerce şehit arasında onlar da vardır, sağ dönen olmaz.
Muharebeye giden Osman Çavuş'un tek evladı 3,5-4 yaşındadır. Oğlu Halil'e veda ederken birkaç yüz metre uzaklaştıktan sonra geri döner, koşarak gelir bir kez daha öpüp kucaklar... Yeniden yeniden sarılır göz yaşları içinde oğluna. Bu durum birkaç defa tekrarlanır. Halil Usta'nın babasıyla ilgili hatırladığı tek şey "tekrarlanan veda"dır... Gözleri dolu dolu anlatırken çocuktum ben de.
Bizim "Körük" dediğimiz dedemin çalışma atölyesinde tabanca tüfek tamirinden bazı tarım aletleri ile demir işleri (bolatlama, balta, kazma, çapa vs.) yapılırdı. Yapılırdı derken tüm işleri kendisi yapardı. Değirmen çarkından makine tamirine kadar beceremediği bir şey yoktu. Annemin babası olan Halil Usta dedem babamın babası olan Halit dedeme göre pek konuşkan değildi. Ancak yalan yanlış sözlerden, haksızlıktan ve gereksiz işlerle meşguliyetten, tembellikten hiç hazzetmezdi.
Gözlüğünün üstünden bakarak gür sesiyle bağırdığında bütün mahalle değil, nerdeyse bütün köylü titrerdi. Ortalıkta düzen intizam olmadığında aslan gibi kükrerdi ama anneanem onu kısa sürede teskin ederdi.
Beni ve merhum Erdem ağabeyimi atelyöye çağırır, torna işleri için çark çevirtirdi. Çarkı veya körük kolunu çevirdikçe daha hızlı daha hızlı! Haydi oğlum! Aslanım benim! Yaşa! dedikçe aşka gelirdik ikimiz de yoruldukça el değiştirirdik... Erdem ağabeyimin ayaklarının zayıflığına rağmen kolları daha güçlü olduğu için ona daha çok övgü sözleri söylerdi. 6 ila 14 yaş arasında harçlığımızı Halil Usta dedemizden kazanırdık. Ödülümüz 25-50 kuruşla başlayıp 2,5 liraya kadar çıkmıştı. Uzak illerden gelen tabanca tüfek sahipleri tamirden sonra iyi para bırakırlardı. Silahların çoğu el yapımı ya da filinta türü tabancalardan mavzer tüfeğe kadar çok çeşitliydi. Bazen dedemin kontrolünde deneme atışları yapardık. Kurşunları Körük (atölye) içinde girişin sağında köşede duran kocaman bir ceviz kütüğüne isabet ettirmek gerekiyordu. Kurşunlar sıçramasın, kazaya sebebiyet vermesin diye... Kütüğün yediği kurşun sayısını bilemeyiz. Muhtemelen bir orduya yetecek kadar kurşun atılmıştır onca yıl içinde.
Rahmetlinin iştahı hep iyiydi, pek hızlı ve çok yerdi. Yediğinden daha çok çalışırdı. İri cüssesiyle heybetli bir görünüşü vardı. Çocuklar birini kuvvetli veya heybetli birine benzetmek istediklerinde "Halil usta gibi veya Hekimoğlu gibi" derledi.
Dedem sormadıkça kendi kendine bir şey anlatmazdı. 12-13 yaşlarındaydım... Yine Körük'teyiz... Usta dedem bolatladığı baltanın biraz soğumasını beklerken fırsattan istifade sordum.
-Usta dede...
-Söyle oğlum!
-Senin baban kimdi? O da usta mıydı? Bütün bu işlerin hepsini baban mı öğretti sana?
- Neden sordun?
- Dedelerin de babası hatta dedesi de vardır değil mi?
- Otur şu tahta sandalyeye de anlatayım evladım. Babam savaşa gidecek diye herkes toplandı... Ağlaşıp göz yaşı döken ninem, dedem ve bir sürü insan... Babam yukarı yola doğru yürüdü, onbeş yirmi kişiyle gözden ıraklaştı ve birdenbire koşarak geldiğini gördüm. Sadece beni kucaklayıp öptü ve gitti... Ama yeniden geldi, öptü, sarıldı ve o sırada yüzüme onun göz yaşları damladı. Niçin ağladığını bilecek yaşta değildim. Babamın kokusu 60 yıldır burnumda tütüyor. Babamla ilgili başka hiçbir şey hatırlamıyorum. Dedem Topal Ahmet ve Firdevs ninem uzun yaşadı... Babasız büyüdüm, gittiğim her yerde usta seyretmekle zaman geçirdim, Amasya'daki zanaatkârları dikkatle ve saatlerce seyrettim, gözlemledim onları. Orada saraçhane, bakırcılar ve demirciler çarşısında işini seyretmediğim usta kalmadı. Biraz da kafamı çalıştırınca da usta oldum. Keşke bir gün de olsa babamla çalışsaydım... Benim yaptığım işleri babam da görseydi.
-Neden dede?
- Onun gurur duyduğunu hissetmek bana haz verirdi... Anam Sultan Gelin hep "Baban da görseydi, ne kadar sevinirdi..." derdi güzel bir iş yaptığım zaman.
Siz çocukken çocuk gibi yaşayın. Babam olmayınca kendimi hiç çocuk hissetmedim... Hep çalıştım, sair zamanlarda anamın muhafızı gibiydim... Güzel kadındı... Küçük amcamla evlendirildi Sultan Gelin... Anama "Güzel Gelin" derlerdi yaşlandığı zaman bile öyle hitap ettiler..." Bunları anlatırken gözleri doldu... O kocaman adam az kalsın çocuk gibi ağlayacaktı...
Çocukluğunda çok şey yaşamış olduğu hâlde bize anlatmadı. Geç anladım dedemi... O hiç çocuk olmamış ki... Tekrar edilen vedadan sonra hep büyük muamelesi görmüş ve hep yetişkin gibi yaşamış...