13 Eylül 1971... Okula başlamak için çok büyük bir heves içindeydim. 6 yaşındaydım. 7 yaşıma girmediğim için okula kayıt etmemişti Müdür Şevket Öğretmen. "Senin daha süt dişin bile çıkmamış, gelecek yıl gelirsin artık!" dediğinde pek üzülmüştüm. Bir yandan da ne önlüğüm var ne yakam ne de çantam var... Kalem, defter derseniz hak getire... Ama yine de kendi usullerimle halledebilirdim eksiklerimi. Köydeki bakkal Abdul dededen ya da Topal Hafız Ahmet dededen beş yumurtaya bir küçük defter, iki yumurtaya bir kurşun kalem almayı kafama koymuştum. Eğer tavuklarımız çokça yumurtlarlarsa kendime beyaz yaka da alabilirdim. Çantayı da adi bir bezden annem diker diye ümit ediyordum. Öğretmen kayıt etmese de inatla okuldan ayrılmadım. Okula gitmeye azmetmekten başka çarem yoktu. Öğle vakti eve döndüğümde yemek yedim, sofradan sakince kalktım ve ambarın buğday gözünde biriken yumurtaları aldım, gittim bakkala... Defter, kalem ve yaka aldım. Aileden habersiz yumurtayla bakkaldan alış veriş yapmaya pek izin vermezlerdi, belki çalıntıdır diye... (Bilmeyenler için söyleyelim: Yumurta para yerine geçerdi. Nakit parası olmayanlar için önemli bir araç idi...)
Ben okul eksiğini almaya geldim deyince itiraz yerine "Bu kalem de benden olsun!" demişti bakkal Abdul dede...
Ertesi gün önlüksüzdüm ama beyaz yaka da boynumdaydı... Bugün hayal ettiğimizde pek komik sayılsa da o gün hiç kimse," Aaa önlüksüz beyaz yaka takmış boynuna şu çocuk..." diye kınayan veya istihza ile bakan olmamıştı. Genç öğretmenim İrfan Güler'in benim bu hâlim karşısında ve birkaç günlük denemeyle ve okula karşı tutumumu beğenip başarılı ve becerikli bir çocuk olabileceğimi hissettiğinde "Kendine önlük aldırırsan gel... Yaşın küçük biliyorsun... Yoksa gelme, evladım! "sözü beni o kadar etkilemiş ve aslında onurlandırmıştı ki, bugün bile anlatamam o andaki duygularımı...
Şehirden gelen bir metre kara kumaştan, terzi Hanife yengem dikti önlüğümü... Yengemin aynasında kendimi görünce çok hoş göründü gözüme... Pek de yakışmıştı, ama düğmeler unutulmuştu. Şükrü, Kemal ve Halit'ten aldığım birer emanet düğme ile dördümüzün de üçer düğmesi olmuştu. Alt sıradaki dördüncü düğme yerleri boş idi. Olsun... Ziyanı yoktu bizim için... Haftaya Çarşamba pazarına şehre gidenlerden birine dört düğme aldırırsak hepimizin dört düğmesi de tamam olacaktı. Öyle de oldu. Alınan dört düğme dördümüzün eksik düğmelerini tamamladı.
Öğretmenim mutluydu, ben de çok mutluydum. Dayım önlük kumaşı alana kadar annemin hiç haberi olmamıştı 6 çocuk arasında... Babam ise her zamanki gibi gurbette alın teri döküyordu bizim için.
Büyük bir istekle ve coşkuyla başladığım okuluma hep coşkuyla gidip geldim. İlk yıl bayramda fena halde hastalanmıştım; ateşler içinde gecem gündüzüm bile karışmıştı. Kendimi iyi hissettiğim bir gün giydim önlüğümü, aldım çantamı elime... Evden çıkarken ineklerimizi sağıp dönmekte olan annem "-Nereye böyle oğlum! Bugün cumartesi ve akşam olmak üzere... "dediğinde üzüldüm... Keşke sabah olsaydı ve okul da açık olsaydı demiştim. Ertesi gün pazar olsa da çamurlu ve uzak mesafedeki okulun bahçesinde birkaç dakika bulunmak, koşmak istemiştim ve öyle de yaptım. Hastalık sonrası okula döndüğümde çok hızlı biçimde okumayı becerdiğimi fark eden öğretmenim ödül olarak bir resim defteri ile Ömer Seyfettin'in "Bomba ve Primo Türk Çocuğu" adlı hikâye kitabını hediye etmişti. Ömer Seyfettin'in hikâyeleri benim için çok anlamlıdır o sebeple.
O yıl 5. sınıfta olan komşumuz Ahmet Efendi ağabeyim ile sınıf arkadaşım Şükrü hep bana sahip çıkıp destek oldular... Hikâyemiz uzun... "Yırtık Ayakkabı" adlı hikâye kitabımı okumanızı tavsiye ederim. Ben o günleri yeniden yaşayasım geliyor... Okula yeni başlayan geleceğimizin teminatı sevgili çocuklara ömür boyu başarılar diliyorum. Bizim için o günler, güzel, duygulu ve coşkulu günlerdi vesselam...