Sosyal bir varlık olarak insanlar başka insanlarla birlikteyken insani özelliklerini, niteliklerini, yeteneklerini, iyi ya da fena karakterlerini yansıtırlar... Bunlardan biri de komşuluk ilişkileri sırasında anlaşılır... Kocaman apartman dairelerindeki komşuluklardan değil yatay mimariyle yerleşik hayatın güzelliklerini yaşayanlardan söz ediyorum.
Akşam ışığımız yanmasa, sabah horozumuz ötmese, bahçede çiçeklerimizi ve sebzelerimizi sulayan yoksa komşumuz merak eder... "Hayırdır inşallah!" der...
Komşu, kimi hâllerde külüne dahi muhtaç olduğumuz, akrabadan da öte yakın ilişkiler kurabildiğimiz insanlardır. Türk ve İslâm medeniyetinin içinde çok önemli yeri vardır komşuluğun. "Ev alma, komşu al!"diyen atalarımız hiç boş yere laf ederler mi? Uzak bir yere giderken evimizi ocağımızı yahut kısa süreli de olsa çocuğumuzu emanet ederiz...
Oğlu evlenince bir dairede de onun oturmasını arzu eder vatandaş, Ama komşumun güneşini, esen yelini, görünen manzarasını kesmeyeyim, aman rahatsız olmasın diye ikinci katın üstüne üçüncü bir kat eklemeyen kadirşinas, vefalı, geçimli ve digergâm komşunuz varsa onu mirasınıza bile ortak etseniz yeridir.
Evinizi, komşuyu hüzne gark eden bir renkte boyamaktan, estetik zevklerine aykırı, baktıkça içini kemiren bir hisse kapılmasna sebep oluyorsanız hak yemiş olursunuz... Komşuluk hakkı da kul hakkıdır, yetimin hakkını yemek de kul hakkıdır.
Benim Ankara'da akrabalarım da var, eski komşularım da... 1993'te, 30 yıl önce taşındığımda Seyranbağları'ndaki komşularımdan ikisiyle hâlâ görüşüyor olmamız bizi çok mesut ediyor... Ne büyük talihtir ki ikisinin de adı Mesut... Daha öncesinde ise hem meslektaşım hem komşum ve ağabeyim olan değerli insanın da adı Mesut... Allah onlardan razı olsun...
Bu mevzuda yazılacak çok şey var ama satırlar yeter dedi bana...