Dedemin iki ağabeyi, babaannemin babası, annemin dedesi ve amcası ile daha niceleri Sarıkamış şehidi... Geride kalan yetimlerin acılarını dinlemek kısmen nasip oldu bana. Meraklı çocuk olmak iyiymiş. Merak edip de sorduklarımın ve cevabını aldıklarım hiç şaşırtmamıştı...
Dedem merhum Halit Onbaşı'dan ve annemin babası merhum Halil Usta'dan dinlediklerimi 40 yıl sonra kaleme almak kolay olmadı. İkisinin de hayatında iki Dünya Savaşı'nın acıları derin iz bırakmış olsa da dimdik durmayı başarmışlar hayat boyu... Bugünkü satırlarda onların dilinden dökülen sözlerin kısık sesi var... Sabırla okuyunuz.
"Bu dünya, dünya olalı bu kadar zor zamanlar yaşamadı. İki dünya savaşı bile bu kadar sıcak geçmedi. Adına soğuk savaş deseler de soğuktaki savaş değil bu. Sarıkamış’ta Enver Paşa’nın ordusu donarken bile adı soğuk değildi. Savaşın en hararetli ateşi bile soğukları ısıtmıyordu. Tarih böyle yazıyordu o günleri. Bizden uzak olsa da bizim insanımızı yakan karakış ve zemherinin kocakarı soğuklarında Kafkasya’dan sürülürken kardeşlerimizin içi yanıyor, dışı donuyordu sene 44’te. Erzak doluydu tren istasyonları, depolar ve silolar ama dedem, babam harmanından kendi buğdayını çalıyordu(!) kıyısından, köşesinden, hatta ben de... Yavrular aç kalmasın diye arpadan ekmek, yulaftan somun yapmak, kuş pancarından çorba pişirmek zorundaydı ninem. Allah’tan tabiat ana cömertti bahar gelince hazana kadar gülerdi yüzlerimiz. O yıllarda okul, tahsil, mektep medrese olmasa da olurdu. Yol yokmuş da onun için buralardan kuş uçmazmış, kervan geçmezmiş mesele falan değildi elbet. Oğluna yorgan döşek yapmaya ayırdığı bir batman yapağı yünü tahsildara verince kurtulduğunu sanırdı ama ambardaki tohumluk çavdarı da istediklerinde sadece yutkunmak kalırdı bizlere. “Harp olsa, vatan elden gitse çavdarımız da olmazdı, şükür ya Rabbim!” der idik. Kara günler geçip ardından erkekler kadife kumaş pantolon, kadın ve kızlar basma fistan, entari giymeye, çarıktan kurtulup ayaklarına bir çift lastik ayakkabı giyme imkânına sahip olduklarında savaş bitmiş, kısmî ya da göreli refah yılları başlamıştı. Tarihin sayfaları en az dört yıl askerlik yapanların anılarıyla doluydu. Sıtmadan, veremden ölen körpe yavruların acıklı hallerini yüreklerinin derinliklerinde yaşayan anaların tarihi bambaşkaydı. Siz ne gördünüz ki evladım? Bizim her birimizin yaşadıkları ayrı bir tarih, hissettiklerimiz büyük bir tarih, düşündüklerimiz bambaşka bir tarih olur ama devlet ve aziz milletimiz için var olmuşuz biz. Demezler mi bana “Bana ne senin acılarından! Şehit vermişsin sen yaşayasın diye! Gazi olmuşsun namusuna dokunulmasın diye!” Ah evladım… Şimdi aklın, ilmin, talim ve terbiyenin refah sağlayacağına inanan bir vatandaş olmak istiyorum. -İyi diyorsun da dedeciğim; tarih ile talih arasında sağ kalıp bu nesli devam ettiren kahraman sıfatı size yetmez mi? -Bize Allah’ın verdiği ömrü lütuf gibi gören zihniyeti reddederim. Tarihi yapanların tarihi yazanlarla hesaplaşma hakkı vardır. Talih bana iki dünya savaşı, üç ihtilal, birçok dalavere ve enkaz dönemi yaşattı. Şimdi geldim doksanıma… Hesaplaşmayı memleket bekası ve menfaati dışında hiçbir sebeple yapmamalıyız. Dünün düşmanları her yüz yılda bir daha ciddi hazırlıklarla yeniden hasmâne edayla çıkarlar karşımıza. Milletlerin ebedî düşmanları olabilir ama ebedi dostları asla olmaz; ebedî kardeşleri vardır. Bizim Kafkasya'da, Büyük Türkistan'dadır kardeşlerimiz. Tanrı Dağları'ndan, Ötüken'e, Orhun'dan Kazan'a, Balkanlardan ta Maveraünnehir'e, dünyanın yarısı kadar yerlerdedir ebedî kardeşlerimiz...
En zor olanı da babamızı, ağabeyimizi cepheye uğurlarken bir daha göremeyeceğimiz hiç aklımıza gelmemişti... Biz hâlâ bekliyoruz onların gittiği yolları... Gözümüz hep o yollarda... Ümitle bekliyoruz... Anladık ki dost ebedî değil, kardeş ebedîdir... Hayat ebedî değil, eser ebedîdir. Vatan ve millet mutlak surette ve elbet ebedî olmalıdır...
Muhittin Gümüş "Solgun Yıllar" adlı yayımlanmamış romanımdan...
19.08.2026 Ankara