Kırkın Yarısındayken... İlkbaharın son günleri... O gün erken kalkmış ve tanyeri ağarırken, seher yelinin verdiği ferahlık içinde balkonda keklik kanı çayımı yudumluyordum ve artık karar vermiştim... Onunla konuşacağım... Saatlerce yutkundum durdum... Bahçede yaslandığım ıhlamur ağacının gölgesinde karşımdaydı, yalnızdık... Yüreğimin çarpıntısından oluşan hararet biraz terletmiş, dilimi damağımı da kurutmuştu... Cümle kurmaya çalışırken ses tellerime mızrap vurmak gerekiyordu sanki... Münir Nurettin Selçuk'un 'Sarahaten acaba söylesem darılmaz mı?'... şarkısı aklıma geldi...
Gözlerine bakarak konuşamadım... İçimde volkan gibi kaynayan duyguların gözlerimden ve nefesimden kızgın lav seline dönüştüğünü fark ettiğimde kirpiklerim yapışmış, yanaklarım kızarmış, yüzüm gerilmiş ve çok utanmıştım.
Yahu erkek adam neden utanır, çekinir? Gözlerini o ay yüzlü, âhu gözlü ceylandan niye kaçırır ki?
O da şaşkındı. Dedi ki bana "Bazen anlamlı ya da anlamsız, bazen güzel ve etkili, bazen de aptalca bakışların beni taciz ettiğini hissettim bu çevrede ama sizin gibisini görmedim, duymadım, bir daha da göremem ... Epeydir bir çevredeyiz ve arkadaşız da... Sâhi siz kimsiniz beyefendi!?
-... Bana "siz" demişti... Aslında başımı kaldırıp gözlerine bakabilseydim bu hikâye yazılmayacaktı. 26 Şubat 2024