Bugün Hayrani Altıntaş hocamız kendi sayfasında bir hatırasını anlatırken bana da ilginç bir şeyi hatırlattı. İlkokuldaydım... Öğle yemeğine soğuk kış günlerinde eve gelmek zor olduğu için annem tereyağıyla ekmek kızarttı (margarin ya da sıvı yağımız da yoktu) ve yanında küçük bir tas yoğurt ile bir de elma koydu erzak çantama. Şehirden gelen misafirimiz "Aman! Ekmeğiniz de ne kadar kara!" diye bizi bir miktar kınamıştı aklınca ... "Hâlâ böyle kara ekmekle mi yaşıyorsunuz?" diyerek güya bize acıyordu... Laf aramızda hiç sevmemiştim o kadını... Yıllar geçti ve bu kez maalesef şeker hastası olarak yine bizdeydi... Yemeklerde kara ekmek istedi ama o kara ekmek artık bizde de yoktu... Şehir ekmeği veya fabrika unundan pişirilen beyaz ekmekler tercih ediliyordu köyde kasabada.
1980'lere kadar su değirmeninde arpa- buğday karışımı öğütülürdü ve ona da "karuklu" derlerdi. Meğer en sağlıklı un da oymuş. Nereden nereye geldik? Ekmek biyolojik silah galiba... İsraf edilmesi ayrı bir dert, yokluğunu yaşayan yoksul kara Afrikalı kardeşimizin açlığa gark edilmesi başka bir mesele... Aslında israf da aç kalanların varlığı en büyük insanlık ayıbı değil mi bu çağda?!!!!
O günlerde beğenmediğimiz kara ekmeğe muhtaç olmak ne demek çok iyi anlamak lazım. Tıpkı kibrit satılsın diye çakmak taşı satmanın yasak edildiği gibi margarin satılsın diye zeytinyağını kötüleyen türküler dinledik biz yıllarca... Unutmadık... ."Zeytinyağlı yiyemem aman... Basma da fistan giyemem aman... Senin gibi cahile/Ben efendi diyemem aman...
Kara ekmek ile zeytinyağlı yiyen sağlıklı beslenen fukaraydı... Ya israf edenler ile aç kalanlar için ne diyeceğiz?Hey gidi dünya hey!