Bazı kavramlar değişik sebeplerle anlam değişikliğine uğrar... Bana edebiyat yapma! Bırak şimdi bu hikâyeleri! Bana masal anlatma! Geç bu efsaneleri birader! Aman be kardeşim; duyan da destan anlatıyorsun sanacak! Kafa ütüleme demek istiyor vatandaş... Kimi zaman belki de haklıdır. Gerçeği kısa ve öz duymak varken lafı uzattıkça uzatana "herif yine roman anlatıyor, inanmadıklarını anlatana ise masal anlatıyor" derler. Öyle hâllerde kısa dinlemek yeğlenir... Fıkra mısın gerçek misin lan oğlum? Kitap gibi mi desem, şiir gibi mi? Vallahi kız çok güzel abi... Şimdi kime mektup yazıyorsun sen? Bana zarf atıyor ama saf ayaklarına yatıyorum. Buna benzer anlam aktarmaları bizim dilimizde neden çokça yer alır? Dil psikolojisi bunların sebeplerini bulabilir mi? Bir de "tiyatro" var ki onun günahı bambaşkadır... "Bu işin aslı astarı yok. Tiyatro abi tiyatro!" derler de ömründe bir kere tiyatro yüzü görmemiş, tiyatro eserine uygun bir rol alıp icra-yı sanatta bulunma (yeteneği olmadığından da olabilir) becerisi göstermemiş olan, haksızca tiyatroyu aşağılayan değersizleştiren insanlar vardır. Yazılmış senaryoya uygun karakteriniz ve yeteneğiniz varsa siz de topluma yararlı olursunuz. Tuluat veya doğaçlama dediğimiz oyunları sahnelemede tiyatral yetenek yeterli değildir... Kültürel birikim, gözlem, analiz ve sanatsal aktarım becerisi ve daha pek şey gerekli... Edebi türlerden roman, hikâye, masal, efsane, destan, şiir ve tiyatro hepsi güzel sanatın birer unsurudur. Şiir gibi konuşana kimsenin sözü olmaz... Şair sözü yalan değilse tabii...
KABAHAT BENDE (Yedigün, 5 Temmuz 1933)
Peyami Safa, eserlerini tekrar okumaktan zevk duyduğum yazarların başında yer alır. Eskiden yazmış ama asla eskimeyen düşünceleri ve tespitleri üzerinde uzun uzun söz etmek mümkündür. İnsanın sorumluluk sınırlarını genişleten bir husustaki sözleri babamın yaşı kadar yıl geçtikten sonra da güncelliğini koruması ilginç geldi bana. Günümüz köşe yazarlarının akşam yazdıklarının sabah gün doğmadan hükümsüz olduğunu görünce Peyami Bey’e olan hürmetim katlandı... İronik anlatımlardan hoşlanıyorsanız sabırla okuyunuz...
"... Açık kalan pencereden esen rüzgârın ev içindeki kitap, kâğıt, gazete vb. şeylerin dağılmasından, mürekkep okkasının devrilip ortalığın berbat olmasından ben sorumluyum... ...
Ben ne kadar şuursuzum... Halbuki şuursuzluktan daha masum ne vardır ve biraz düşünürsek asıl mücrim biz değil miyiz? Ben ki, tabiatın kör kuvvet olduğunu ve açık duran pencereden içeri girecek rüzgârın bana acımayacağını biliyordum; niçin uçması ihtimali olan kitabımın ve kâğıtlarımın üstüne ağır bir şey koysam olmaz mıydı? Harikulade tesadüfler istisna edilirse canımızı sıkan bütün hadiselerin kabahati kendimizdedir. Ekseriya başkalarını şuursuzlukla itham ederiz ve hemen bizim nazarımızda, fena bir hadisenin mes'ûlü "başkası"dır.
Ben, hiç alakam olmadığını sandığım meselelerde bile kendime kabahat payı ayırmak istiyorum. Silahları azaltma konferansı bir türlü müsbet karar elde edemiyor mu? "Eh kabahat biraz da bende!" diyorum. Çünkü muharrir olarak okuyucularıma sulh aşkı telkin için vazifemi yapmış sayılabilir miyim? Dünyanın bütün muharrirleri bu telkin vazifesini hakkıyla yapmış olsalardı belki silahları azaltma konferansı böyle sürüncemede kalmazdı. Bir muharrir olarak ben bütün muharrirlerin mesuliyetinde ortağım demektir. Bunun gibi Samsun'da hiç tanımadığım bir adamın intiharından da biraz ben mes'ûlüm. Çünkü muharrir olsam da olmasam da kim bilir etrafa bedbinlik havası saçacak felsefeler yumurtlamışımdır. Peki canım Amerikan dolarlarının yahut İngiliz lirasının gayri tabii bir rusette düşüp kalkmasından da ben mi mes'ûlüm? Hay hay! Çünkü dünya iktisadî mücadelesinde ben payıma düşen kahramanlığı iyice yapmıyorum demektir. Allah Allah!... Peki Adana'da yaşlı bir kadının bacağını kuduz köpek ısırmış, kabahat köpekte değil de gene biraz bende mi? Elbette!... Köpek şuursuz ve masumdur. Halbuki sen şuurlu bir muharrirsin ve şimdiye kadar birçok insanı kuduz köpek ısırdığını biliyorsun, niçin Türkiye belediyelerini kuduz köpeklerle mücadeleye teşvik etmedin? Fesübhanallah! ... Ya cenubi Amerika'da bir kuduz köpek yaşlı bir kadının bacağını ısırmışsa kabahat gene mi benim? Elbete, elbette!... Dünyanın her tarafında köpek şuursuz ve masumdur. Eğer sen kuduzun beşeriyete yaptığı fenalıklardan çok mustarip bir adamsan onunla mücadele için beynelmilel bir cemiyet teşkil ederdin ve Cenubi Amerika'da da bir şuben olurdu. Nitekim meşhur Pasteur de senin gibi alelade bir fertti; çalıştı çabaladı, kuduzun aşısını buldu. Şimdi Cenubi Amerika'da bacağı ısırılan yaşlı kadın Fransa'da keşfedilen bu ilaç sayesinde kudurmaktan kurtulacaktır.
Görüyorsunuz ki bizimle hiç alakası olmadığına hükmettiğimiz fenalıklarda bile bir mes'ûliyet payımız varmış. Bütün memleket ve insaniyet işleri için bu böyledir.
Kabahat bende demeye alışınız. Eğer alışmazsanız bu musahabemi tesirli yazamadığım için kabahat bende!"