Dün dedik de 24 saat öncesi değil tabii ki... Yarım asır da bazen dün gibidir. Unutulmayan yaşantılar dünde kalır ama dün unutulursa bugünün değerini anlamak ve anlatmak hiç de kolay olmaz. Biraz 70'li yılları anlatsam dedim kendimce... Günlerdir kulağımın aşırı çınlamasından olsa gerek ... Sebebi sadece bu olamaz elbet... Sebep de çok gerekli değil... İlkokula giderken kış aylarında soğuk havada uzak yoldan öğle yemeği için gidip gelmek zor olduğundan annemiz beslenme çantamıza yumurtalı kızartılmış köy ekmeği, bir elma, bazen birkaç adet ceviz koyardı. Şimdiki gibi naylon poşetler vs olmadığı için gazeteden yaptıkları kese kağıdına koyarlardı. O da kızartılmış ekmekteki bütün yağları emerdi... Sınıfta 30 çocuk varsa en az üçte biri eve gitmez, annelerinin çantalarına koyduğu yiyecekleri yerlerdi.
Kimisi yufka arasında haşlanmış yumurta yerken kimisi de çökelekli ekmek, hamursuz ya da nadiren sini böreği... Yavan ekmek ile gelenler de az değildi. Hazır gıdaya gelince... Yoktu ki... Hazır gıda ürünleri çok şükür yoktu... Bir de kurutulmuş kızılcığı tavan arasından alıp önlük ceplerine koyar, çeşmenin başında yıkayıp yumuşattıktan sonra yerdik.
Bir de kışın ara sıra resmi araçlarla birileri gelir, depoyu un ve yağ kutularıyla doldurup giderlerdi.
Evlerde taze süt varken birden süt tozu ile yapılan sütü içirmeye başladılar. Kutusunun üzerinde "Madein America" yazan sıvı yağ dağıtırlardı. Bizimkilerin duracak yağ dediğine sıvı yağ dendiğini de öğrenmiştik. Hükümetten geldi diye bazen un yahut imece usulü ekmek pişirilip dağıtılırdı.
Ayakkabılar karalastik, pantolonlar fitilli kadifeden, önlükler malum siyah kumaş, beyaz yaka... Saçlar kimisi makasla kertilmiş, kimisi el makinesiyle düzgünce 3 numarayla kesilmiş... Kızların saçlarına makas değmemiş ve kemik tarakla taranan saçlar kalın lastiklerle bağlıyken kurdale takanlar bir elin parmakları kadardı…
Marka kıyafet görmedi bizim nesil…
Muz, ananas, çilek ile tanışmadık... Ton balığı, sosisli sandviç, bilumum pastane ürünü poğaça kurabiye ile alakamız yoktu.
Aşırı soğuktan dolayı veya boyumuzu aşan kar olunca yol kapansa da okul kapanmazdı.
Okulda yakacak odunu da evimizden biz taşırdık birer birer ve ilkokul beşinci sınıf erkek öğrencileri keserdi evden getirdikleri keskin balta ya da nacaklarıyla... Okulda sobayı yakmak da bizim işimizdi, sınıfları süpürüp temizlemek de…
Bunların hepsi birleştirilmiş sınıftaki çocukların işiydi. İlk kez atanmış Öğretmen Okulu mezunu genç öğretmenlerin okuttuğu çocuklardı... Kalemi ya da defteri bittiğinde yenisini alana kadar neler çekerdi pek çok çocuk... Bakkala üç beş yumurta götürüp de alabilenler vardı tabii... Ya alamayanlar? Yazıyla dolu eski defter sayfalarını silip yazmaya çalışan çocukların psikolojisini kaç kişi anlıyordu acaba? Bugünü anlamak için geçmişi anlatmak gerekir mi? Anlatılırsa faydası da olur mu? Bence "HAYIR!" "Neden?" derseniz... "Neden?" demeyin! Anlama kabiliyeti ve anlama sanatı izan, insaf, mantık, zekâ, akıl ve edep gerektirir...
Not: Fotoğraf, 1 Şubat 1976. Hayatta kalan 6 kardeş bir arada. En büyüğümüz Hasan Gümüş ağabeyim, kucağındaki en küçüğümüz Halit Gümüş, kızların büyüğü Fatma ve küçük kız kardeşim Sultan... Sağ yanımda muallim kardeşim Mustafa Gümüş...