Galiba yıl 1969… Gün boyunca ağrıyan elimin sızısından bitap düşmüştüm. Akşam erkenden uyumuşum. Sabaha karşı tanyeri ağarırken yine elimin sızısıyla uyandım. Ağrı bütün koluma yayılmaya başlamıştı. Zaman ilerledikçe sağ omzumdaki ağrılara ise dayanacak hâlim kalmamıştı. Anneme sarılırken de ağrıyordu... Ağlamaktan sesim kısılmış, sadece yutkunabiliyordum, gözlerim kan çanağına dönmüştü. Çaresiz kalan annemin kaygısı, üzüntüsü, endişesi had safhadaydı. Şehre gidecek ne bir vasıta, ne bir insan ne de haberleşmek için bir telefon vardı ... Haber verilse bile şehirden iğne ilaç getirecek kimse de yoktu. Nazım amcamın sırtında köyden Aydınca'ya kadar 13 km yolu yürümemiz gerekiyordu. Yolun 10. kilometresinde ilkbaharda coşan dereden geçmek yolculuğun en büyük zorluklardan biriydi. Kemikleri sızlatacak kadar soğuk, buz gibi suya iki dakika dayanmanın bile zorluğunu biliyorlardı o dereden çıplak ayaklarıyla geçenler. Tahta köprüyü sel götürmüş, yerine eğreti biçimde kocaman ağaç ve taşlar konmuş olsa da o birkaç ağacın üstünden geçmek için yine de paçaları sıvamak gerekiyordu. Karşıya geçildiğinde Oh çok şükür geçtik... "Biraz dinlenelim, ayakkabılar iyice suya batmış hâlde... Azıcık kurusa yeter..." demişti amcam. Geç kalmamak için de annem acele ettiriyordu. Bir ayağı hafif aksayan amcamın ayakkabısından yürüdükçe gırç gırç diye seslerin gelmesiyle biraz daha canlanmıştım. Aydınca'ya ulaştığımızda öğle sıcağı yerini birden karabulutlara bırakmıştı. Kısa süre sonra bindiğimiz aracın şoför mahallinde annemin kucağındaydım. Yanımızda oturan Ayşe ablamızın da ilkokul diploması için fotoğraf çektirmeye bize yoldaş olduğunu o sırada fark etmiştim. "Beşi bitireceğim abla, diplomaya fotoğraf lazım." dediğinde diploma kelimesini de ilk kez o zaman duymuştum.
Birkaç gün önce 23 Nisan Bayramında giydiği kelebek kız kıyafetiyle melekler gibiydi ve okuduğu güzel şiir ve türkü ile büyük alkış alan ablamızdı o. Turhal yolunda Karayokuş mevkiinde olduğunu zannettiğim bir yerde aracımız durdu. Yağan yağmurdan dolayı cam sileceği olmayan ya da sileceği çalışmadığı için elindeki kirli bir bezle camları silen şoför bunu yol boyunca üç beş kez tekrar etti. Şehre ulaştığımızda Yeşilırmak sahilinde süslü püslü, şehzâdelere lâyık bir faytona bindik. Faytoncu çok temiz ve düzenli giyinmiş beyefendi görünümlü biriydi. Atların biri doru, diğeri kırat idi. Dizginleri eline alıp salladığında hareket ettik. Asfalt yolda çıkan nal sesleri motorlu araç seslerinden daha hoş geliyordu kulağıma. Elindeki kamçıyı ne zaman vuracak atlara diye bekledim ama hiç vurmadan ulaşmıştık. Şeker Camii'nde ikindi ezanı okunurken indik faytondan. O âna kadar hastaneye gittiğimizi bilmiyordum. Hiç hastane görmemiştim ki... Ağrılarım sancılarım bütün vücuduma yayılmıştı, ateşler içindeydim ve bu defa annemin kucağında ikinci kata çıktık. Doktorun sedyesine yattığımda kurbanlık kuzu gibiydim. Başım bana yük oluyordu, ağırlaşmıştı. Önce ateşim ölçüldü... Yapılan iğneden sonra ne kadar zaman, hatta kaç gün geçtiğini bilemiyorum. Kolumdan verilen serumlardan ve kalçamdan yapılan iğnelerden bıkmıştım ama kolumun ağrısı da dinmişti. Kontrol amacıyla üç beş gün daha şehirde kalmalıydık. Verilen iğneleri misafir kaldığımız annemin Kâzım dayısının oğlu belediye görevlisi kantarcı Ahmet (Altıaylık namıyla da bilinir) dayımızın komşusu Arife teyze yapıyordu. Kantarcı'nın oğlu yaşıtım Bahattin ile sokakta da oynamaya başlamıştım artık. Buzdolabını da ilk kez o evde görmüştüm. Buz dolabı deyince içi buz ile dolu sanmıştım... Nihayetinde haftada bir, köye sefer yapan Abbas'ın (Şenel) kamyonu ile eve dönerken eczaneden alınan bir sürü ilaç içinde iğnelerin olduğunu da yolda öğrendim ama çaresizdim. Aşağı Mahalle'ye Hekimoğlu Yusuf dedeye gidip gelmek zor olacağı için askerdeyken sıhhiye olan Hamza Gümüş amcamızın yapacağı iğnelerden kaçış yoktu. Her gün sabah akşam iğneye gittiğim Hamza amcamın babası Ragıp dede ağaç ve oyma ustasıydı. Kaşık, kepçe, çomça veya dirgen ve yaba yaptığı iki katlı ahşap evin girişindeki hayattan yukarı çıkarken merdivenlerin basamaklarını, bazen de kurusun diye astığı malzemeleri saymaya başlamıştım. İğneler bittiğinde 10 günde 20 iğne yemiştim ve saymayı da öylece öğrendim diyebilirim.
Bütün bu çektiğim acıların, sızıların, eziyetin, ağrıların, sancıların ve kangren tehlikesi atlatmamın sebebi neydi?
Kurban Bayramı'nda annemin et kavurduğu kızgın tavadan bir parça et alırken hafifçe yanan sağ el yüzük parmağım birkaç gün sonra iltihap olmuş, kara merhem sürülmüş ve üst tabakası iyileşmişken kemiğe yakın kısmında kalan irin önce parmağımı, zamanla elimi ve bütün kolumu ağrıtmış. Babamın İzmir'de çalıştığı için bütün bunlardan haberdar olmadığını da çok sonra öğrenmiştim. Nazım Amcamın sırtında doktora götürülmeseydim muhtemelen kaçınılmaz son beni 4 yaşıma girmeden ana kucağından kara toprağa teslim edecekti.
Çocukluğumla ilgili ilk hatırladığım şeylerden ilki galiba bu acılardı... Nazım amcama minnettarım... Büyüyünce de unutmadım… 14.03.2024