"Namağlup kimdir?" biliyoruz da "nâgalip" kimdir ya da nedir? Hakikaten niçin hâlâ ekranlarda yeşertiliyor? Başlığa bakarak gereksiz kelime türetmek gibi bir niyetim olduğu sanılmasın. Hiç yenilmeden şampiyon olan takıma "nâmağlup" diyoruz da hiç galibiyet almamış takıma ne diyoruz? Ben de bunun üzerine "nâgalip" demek istedim... Asıl konumuz bu değil ama siz sabırla yazının devamını okuyunuz.
Olması Gereken... İnsanlar genel olarak bilim, sanat, kültür, dil, edebiyat, hukuk, tıp, mühendislik, spor, siyaset, bürokrasi alanında; sahip oldukları meslek dallarında icatkâr, üretken, verimli olmaları ve alanına veya insanlığa yararlı işler icra etmeleri sebebiyle ulusal veya uluslararası bir başarıya ulaşmış olmalarından dolayı tanınmaları, bilinmeleri, popüler olmaları çok doğaldır. Reklam ve kişisel kazanç amacı gütmeyen, STK'lar aracılığıyla sosyal farkındalık oluşturma, sosyolojik, psikolojik ve eğitsel meselelerde gönüllülük esasına bağlı vakıf kültürü çerçevesinde değerli işler yapanları da unutmayalım... Keşke tanınan, bilinen, ünlü, meşhur şahsiyetlerin hepsi bu saydıklarımızdan birileri olsa... Keşke...
Zorunda mıyız? Bir zamanlar... Çok da eski sayılmaz ama biz bir zamanlar dediğimizde zaman yine akıp gidiyor... Tarih, hak etmedikleri hâlde popüler olup milletin kimyasını bozanları unutmaz ve kökünden siler, yok eder; esamesi kalmaz. Onlar buharla kaplı cam üstüne ismi yazılanlardır... Küçük bir hava değişikliğinde izleri kalmaz. Meselâ, onların bazıları hükümetleri, kurumları, insanları tehdit eden ayrıcalıklı, demokrasi bekçileriydi(!). Şimdi neredeler? Cenaze namazlarına giden yok... Tabutlarına dördüncü kişi aranıyor... Bir zamanlar görevde veya emekli olmuş olmak fark etmiyordu.
Adalette evrensel normlara ulaşmak, bürokraside vatandaşın işini kolaylaştırmaya yönelik, askerî stratejik işlerde yeni icatların icrası ve savunma sanayi ürünlerinin millî imkanlarla yapılması, ihtiyaçların karşılanması için akıl ve alın teri dökmek gibi kaygıları yoktu... Sporda başarı, sanatta üstün kabiliyet hiç gerekmiyordu, lüzümsuzdu. Yeter ki kendilerinden olsun idi... Yeteneğin ne önemi vardı! Hiç bir icatları yoktu ama çok tanınmış ve ünlü(!) idiler...
Tanımak zorunda mıydık? Bir zamanlar şarkıcı diye "çikita muz diyebildiği için ekrana çıkartılan, ancak "yaaani" diyebilen zavallıyı, 28 şubatçıların Fadime Şahin'ini, Ali Kalkancı'sını, aczimendi Müslüm'ünü, tanımak zorunda kaldık. Neden?
Şimdi küfrün, sululuğun, edepsizliğin, ahlaksızlığın zirvesine ulaştığı sosyal medya kanalı fenomenlerini tanımak bilmek zorunda mıyız?
Türk örf adetlerine aykırı davrananların, İslâm ahlâk ve faziletinden nasiplenmemişlerin, ahlâk gömleğini çıkaranların iki de bir karşımıza çıkmasına tahammül etmek zorunda mıyız?
Halkı câhil gören ve daima ayrıcalıklı olmaya alışmış tahammülsüz, tepeden bakmayı beceriye dönüştürmüş seçkinci tipler hâlâ ekranlarda, sosyal medyada boy gösteriyor.
Köylülerin oylarından dolayı kaybettiğini söyleyen devleti yönetme iddiasındaki nâgalip lider(!) sittin sene nâgalip olarak tanınmakta, bilinmekte ve hâlâ çok ilgi görmektedir... Niçin? Başarısızları hâlâ ekranlarda görmek zorunda mıyız? Siyasi mevta olarak 6'lı yahut bilmem kaçlı masa ve şürekası... Düşün artık milletin ekranlarından... Görüntü kirliliği oluşturmayınız. Sizi görmek zorunda mıyız?